© Fotoğrafların tüm hakları Seçkin Yılmaz'a aittir.  

Annem ve babam, Sevim ve Sadettin Yılmaz çifti. İkisi de PTT’den memur emeklisi. Adapazarı Merkez’de bir apartman dairesinde oturuyorlardı. Dedem öldükten sonra köyde yalnız yaşayan babaannem kışları bizde kalırdı. 1999 yılında yaşanan büyük depremde çok sevdikleri evleri hasar görmedi ama çok korktular. Köydeki ev 60m2, bahçeli, ahşap kâgir bir köy eviydi. Toprağa yakın olmak, bağ bahçeyle yakından ilgilenmek ve şehirden kaçmak için tam zamanıydı ve öyle de yaptılar. Adapazarı Bilecik yolu üzerindeki, şehir merkezine 25 km mesafedeki köyümüze, Dereköy’e taşındılar. Sakarya nehrinin kenarında, tepelerin arasında, ortasından dere akan bu 50 haneli şirin köy artık sadece hafta sonları ya da yazın kiraz toplamaya gittiğimiz köy değil, annemle babamın sürekli yaşadığı meskenleri oldu. Evi büyüttüler. Bahçeleri, yaşlanmış kiraz ağaçlarını kesip ceviz ve erik ağaçları dikerek yenilediler. Artık ikisi de daha dinç, sağlıklı ve umutluydu. Annem Çukurova Üniversitesi’nden çilek fidesi getirtti. Damlama sulama sistemini de kurarak sadece 500 m2 büyüklüğünde bir alanda, ilk sene deneme yaptılar. Annem “çilek anne” oldu. Diğer köylüleri teşvik etti, eğitti, fide yetiştirip verdi. Ertesi yıl neredeyse tüm köy çilekçi olmuştu; hatta civar köyler de.

Babam her sabah ve akşam nehirde balık tutmaya giderdi. Önce gece oltası için yemlik küçük balık avlar, birkaçını da peşinden ayrılmayan kediciklerine verirdi. Annem bahçeden topladığı çeşit çeşit meyvelerle reçeller yapardı.

Nehir kenarındaki bahçemizde, büyük ceviz ağacının yanında tulumbamız vardı. Ceviz ağacı öyle büyüktü ki altında yatarken gökyüzü görünmezdi.

Bolluk ve bereket yılları ne de hızlı geçti.

2011 yılında Doğançay Hes Projesi kapsamında Sakarya Nehri kenarındaki bahçelerimiz istimlak

oldu. “Neden üzülüyorsunuz? Göl manzaralı köyünüz olacak,” dediler. Köylünün eline toplu para geçti ve kimse direnmedi.

“Ağaçlarınızı kesip alın istiyorsanız, su toplanmaya başlayacak,” dediler. Herkes ağaçlarını kesip

kışlık yakacak odun yaptı. Kesilmeyen birkaç elma ağacı yarı beline kadar suya gömülüyken baharda çiçek açtı ve her soba yakışında babamın gözünden yaş aktı.

Asma köprüyü yıkıp yerine devasa bir beton köprü ve tren yolu üzerine üst geçit yaptılar. Her yere tel

örgü çekip, “Girmek Yasaktır” tabelaları astılar.

Köyün diğer ucunda da evler Yüksek Hızlı Tren Projesi kapsamında istimlak edildi. Tepeler gece gündüz patlatıldı, delindi, tüneller açıldı. Köyün içi şantiye alanına döndü. Ağır inşaat araçları evleri sarsa sarsa, toza dumana bulaya bulaya çalıştı, çalışıyor.

Şimdi…

Balık avlamak yasak.

Annem reçellik meyvesini pazardan alıyor.

Alınan toplu paralar tükendi.

Köylüler artık civar köylerin yevmiye ile çalışan işçileri.

Gece sivrisinekten dışarıda oturulamaz halde.

Köyü kara kurbağalar bastı.

Göl dedikleri bataklığın üzerini yeşil bir tabaka kapladı.

Babam “Köyümüzün utanç duvarlarını da çek kızım,” diyor.

Annem “Köyde yürüyecek yer bile kalmadı, şehirden ev alalım” diyor.

Bu sadece bir kabus olsa da uyansam!

My parents Sevim and Sadettin Yılmaz are both retired clerks. They used to live in an apartment in the centre of Adapazarı. My grandmother, who lived alone after my grandfather’s death, used to stay with us during winters. The great earthquake of 1999 didn't give any damage to their beloved home but  made them quite frightened. Our village home was a 60 m2 wooden house with a garden. It seemed to be the best time to escape from the city, to be close to the land and to deal with the garden, and they did so. They moved to our village Dereköy which is 25 km from the city centre and on the Adapazarı-Bilecik road. This pretty village of 50 households nestling on the edge of the Sakarya River between the hills was no longer a village which we used to visit on the weekends or went for picking cherries in the summer; it became their permanent home. They expanded the house. They renewed the land by cutting the old cherry trees and planting plumb and walnut trees. My parents were now much more vigorous, healthier and hopeful. My mother ordered strawberry seedlings from Çukurova University. They set up a drip irrigation system in the 500 m2 area and the first year they just tried it. My mother became “the strawberry mom”; she encouraged and trained the villagers. She grew seedlings and gave them out. After a year, almost all of our villagers became strawberry cultivators, as well as the nearby villages.

My father used to go fishing every morning and every evening. First, he would  catch small baits for the evening cast, and would give a few of them to his kittens who chased him all the time. My mother used to prepare various kinds of jam with fruit from the garden.

In our land beside the river, we had a pump next to a big walnut tree. The tree was so large, you couldn't see the sky if you lay down underneath.

Years of abundance and fertility passed so quickly.

In 2011, as the part of Doğançay HES Project, our land on the edge of the Sakarya River has been expropriated. “Why are you sad? You'll have a village with a lake view,” they said. Villagers received some amount of money and no one resisted.

They said, “If you wish, you can cut your trees and take them. The level of water will be rising soon.” So everyone cut their trees and made firewood for the winter. A few apple trees left were buried waist deep in water, blossomed in spring. And every time my father set fire in the stove, streams of tears flowed from his eyes.

After demolishing the suspension bridge, they built a huge concrete bridge and they made an overpass above the railway.

They set wire mesh everywhere and hung huge “Do Not Enter” signs.

The houses at the other end of the village are expropriated by the state to make room for the High Speed Train Project. The hills were blown up and dug out day and night; tunnels were built. The village itself turned into a construction site. Heavy-duty vehicles are working continuously, jolting the houses, raising clouds of dust.

Now…

Fishing is forbidden.

My mother buys the fruits for jam from the market.

The lump sum they received has run out.

Villagers are now wage workers in other villages.

Because of the swarm of mosquitoes it is impossible to sit outside at nights.

Toad frogs invaded the village.

The swamp they call a lake is now covered with a green layer.

My father says, “Take the photo of the wall of shame of our village, daughter.”

Mom says “There is no space left here at the village even for a walk; let us buy a flat at the city.”

I wish this is a nightmare that I can wake up from!